SÖYLEDİĞİMİ YAP, YAZDIĞIMI YAPMA!

Geçtiğimiz günlerde Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi’nde deneysel “oyuncu yazarlarla” bir araya geldik. Osmanlı döneminde Alay Köşkü olarak inşa edilen ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Güzel Sanatlar Birliği’nin kullanımına ayırılıp kısa süre sonra Tanpınar’ın kendisinin de sık sık yolunun düştüğü bir edebiyat merkezi halini alan bu binada 17 Aralık Cumartesi günü Kulaktan Kulağa Kurgu atölyesini düzenledik. Öyküler bu sefer kâğıtta değil, taş odanın atmosferinde dolaştı.

Kulaktan Kulağa Kurgu atölyesini, Servet-i Fünûn, Yaprak ve Varlık da dâhil olmak üzere eski edebiyat dergilerinin sergilendiği küçük oda ile zamanında idam mahkumlarının bekletildiği (cidden) mahzenin ortasında yer alan geniş salonda düzenledik. Mahzenin soğuğu, kendini yazılan öykülerde gösterse de salondaki piyano buzları eritiyordu.

Kulaktan Kulağa Kurgu’da önceki etkinliklerimizden farklı olarak yazılı üretim yerine sözlü anlatıma odaklandık. Atölye, üç kısa öykünün yazılı formatından koparılıp beş kişi arasında kulaktan kulağa mantığıyla sözlü olarak anlatılmasına, hikâyeyi dinleyen son kişinin ise öykü tekrar yazılı formata dönüştürmeyi denemesine dayanıyordu. Oyun üç grupla tekrarlandı. Gruplar yazılı öyküden yola çıkan bu oyunu oynarken diğer katılımcılar izledi; ardından “oyuncu-yazarlar” kendi aralarında yer değiştirdi.

Atölyede tek bir yazarın kaleme aldığı metinlerin günlük hayatımızda eşe dosta bir hikaye anlatır gibi ilerleyen bir aktarıma dönüştürülmesi fikrinden yola çıktık. Bir hikâyenin sözlü olarak anlatılmasının, o hikâyenin özgün halinden nelerin kaybolup ona nelerin eklenmesine yol açabileceğini inceledik.

Öyküyü başka bir anlatıcıdan dinleyen katılımcılar, izleyicilerin aksine hikâyeyi henüz okumamıştı. Bu sebepten hikâye hakkında tüm bildiklerini, anlatıcının ondan hatırladıkları oluşturuyordu. Öyküyü dinleyen katılımcı, bu sefer kendi hatırladıklarını kurgudan habersiz bir diğer katılımcıya aktarıyor ve bu şekilde devam eden oyunun sonunda beşinci katılımcı kurguyu tekrar yazıya döküyordu. Bu sırada yazının kurgusuyla birlikte atmosferinden, anlatım biçiminden, yazarın üslubundan da bahsedilmeye özen gösterildi.

Tıpkı gerçekten yaşanmış bir kurgunun sözlü olarak aktarıldığında belli unsurları kaybetmesi ya da yeni yan öyküler kazanması gibi, atölye boyunca anlatılagelen kurgular yepyeni şekillere büründü. Bir yerlerde kayıtlı ve asıl kabul edilen bir kurgunun kulaktan kulağa sözlü anlatımla aktarılırken nasıl bambaşka hallere dönüşebileceğini gördük.

Atölye için Ali Teoman, Donald Barthelme ve Sine Ergün’den birer kısa öykü seçmiştik ve günün sonunda bunlar fantastik birer kurguya, tamamen yeni bir ürüne ya da bir dışavuruma dönüştü. Her anlatıcı aynı zamanda birer oyuncu-yazar da olduğundan, kendisine aktarılan hikâyede unutulan bir şeyler olduğunu hissedince bunları kendi hayal gücüyle doldurdu. Hâl böyle olunca sözlü anlatıma dayalı bu oyunda kurgu gayet keyifli bir şekilde anlatıcının kendi kişiliğine, üslubuna, hafızasına ve hayal ettiklerine, hatta o anki hasbelkader keyfine göre şekillendi.

Başta tek bir yazarın kaleme almış olduğu bu yazılı metinler, tıpkı toplumun kendisinde yaşanan her bir anlatıda yeni kurguların türemesi gibi, bu kez dört beş yazarın sözlü olarak, kimi zaman bilinçleri birbiriyle kesişerek, kimi zaman ise yaratıcılığın özgür nabzı gibi uzaklara doğru esneyerek kurguladığı kolektif bir öykü halini aldı.

Atölye sırasında bizim de beklemediğimiz sürpriz bir değişkenle daha karşılaştık. Elbette her anlatıcının yeni tanıştığı gözlemciler karşısında bir öykü anlatırken aynı davranmadı; bazı anlatımlar uzun sürerken kimi oldukça kısa zamanda sonlandı. Öykünün özünde ciddi sapmalara yol açan bu durum, oyun sonunda kurguyu tekrar yazıya dökecek oyuncu-yazarın yaratıcılığına daha da fazla sorumluluk yükledi. Örneğin Ali Teoman’ın “Savaş Sonu” adlı öyküsü son oyuncuya ulaşana kadar birçok unsurunu kaybetmiş, sonunda iki cümle olarak aktarılmıştı. Oyuncu-yazar yalnızca bu iki cümleden ilham alarak yepyeni bir öykü ortaya çıkardı.

Ya da Sine Ergün’ün “Kamyon Şoförleri” öyküsü kulaktan kulağa aktarılmanın sonunda son oyuncu yazarın fantastik bir öykü kurgulayarak bir Galaktik Kamyon Şoförleri Birliği hikâyesi yazmasıyla son buldu:

“Galaktik kamyoncular federasyonu her yıl olduğu gibi Nisan ayının ilk haftasında gene bir araya gelmişlerdi. Konseyde bu yıl geçen yıllar da çözülemeyen gene aynı basit mevzuların dışında bir de yeni pilotların hep kolay işleri alıp yakın mesafe yolculuk yapması da vardı.”

Kimi katılımcılar ise tam da atölyelerin ruhunun izin verdiği şeklide, anlatımları kasti olarak bozmayı denediler:

“T. Bey, eski, köklü bir kurum olan R. Mektebi’nin kurucu üyesi, aynı zamanda müdürüydü. Kalabalık öğrenci nüfusu ve disiplinleriyle tanınan öğretmenleriyle şehrin en önde gelen kurumlarından birinin müdürü olmak, onu hem sert hem de biraz kibirli biri yapmıştı.”

teleophone

Bu noktada yazılı anlatım ile sözlü anlatım arasında önemli bir benzerlik gözlemledik. Nasıl ki bir kitabın kurgusu, tek bir yazardan tek bir okuyucuya iletiliyorsa, oyundaki sözlü aktarım da tek bir anlatıcıdan tek bir dinleyiciye ulaşıyordu. Bu sırada ortamda birçok meraklı gözlemci olduğu doğruydu; fakat kimse oyunun kendisine müdahale edemedi. Ortamda, kişiden kişiye ulaştırılan sözlü kurgunun asıl kurgudan farklı olduğunu iddia edebilecek, bunun gerçekliğini ispat edebilecek hiçbir kanıt bulunmuyordu. Tıpkı tekil bir yazarın gerçekliğine dahil olabilmek için okuyucunun ilk koşul olarak yazarın evrenine güvenmek zorunda olması gibi, dinleyicinin de elinden, sözlü anlatıcının kurgusunu kabul etmekten başka bir şey gelmiyordu. Yine de her okuyucunun bir kitabı okurken yapabileceği gibi, dinleyiciler arasında da kurguya kendi hayal güçlerini katarak yeni kurgular yaratmayı seçenler oldu.

Atölyenin mercek altına aldığı bir diğer konu ise sözlü anlatım ile yazılı anlatım arasındaki yaratım süreci farkı oldu. Sözlü bir kurgunun yaratım süreci kesinlikle yazılı bir kurgunun yaratım sürecine benzemiyordu. Sözlü anlatım sırasında kurgu kolayca, kısa cümlelerle, umarsızca akabilirken bu sözlü kurgunun yazılı metne dönüştürülmesi ise bambaşka bir dünyaya ait bir yaratım evresini anıştırıyordu.

Yazılı kurgudan sözlüye geçerken betimlenen ortam, kelime miktarı cılızlaşarak da olsa kendini korudu. Buna karşın oluşan boşlukları doldurabilmek adına öykülerdeki karakterlere yeni özellikler atfedildi.

Sözlü anlatımdan yazılı yaratım sürecine geçerken ise herkes beş dakika önceki keyifli dedikodu ortamından aniden sıyrıldı. Birkaç dakika önce kolektif şekilde ve kahkahalarla kurgulanan hikaye, şimdi tek bir yazarın eline bırakılmıştı; bu tekil eylem alıştığı ciddiyete geri dönmeliydi. (İzleyiciler yeniden yazım evresinde yazılanı perdeden eşzamanlı izliyor olsalar bile müdahale etmemeyi seçtiler.) Sözlü anlatıda sıçramayı sevdiğini gözlemlediğimiz anlatım yerini, silinip tekrar kurulan düzgün cümlelere, bu kez bir başlığa sahip öykülere, saklandığı yerden çıkıveren sıfatlara bıraktı.

Tanpınar’ın adını taşıyan bu mekanda deneysel edebiyatsever dostlarımızla vakit geçirmekten bizler de çok keyif aldık. Sözlü anlatım ile yazılı anlatım arasındaki geçişleri ve yaratım süreçlerindeki farklılıkları irdelemeyi hedeflerken belki hepsinden de önemli bir bulgu edindik: Yazan kişi oyuncu-yazar olduktan sonra, kendini birazcık zorlayıp, sadece üç-dört dakikalık sözlü anlatımlardan yola çıkarak bile yepyeni bir kurgu oluşturabiliyor.

img_2301

Advertisements