CESET TİRYAKİSİ

Cenaze evinde çalışan arkadaşım Gizmo, arada bir mumyalanmış ölülerin saçlarını sarıp tüttürüyor. Koku rahatsız etmiyor onu, böyle felaket kokulara alışık. Birkaç dakika içtiğinde, cesetlerin zihinlerindeki hatıraların tıpkı bir film şeridi gibi kafasının içinden geçtiğini iddia ediyor. Çocukların saçlarını tüttürmüyormuş. “Bunu bir kere yaptım,” diyor, “ve iki gün boyunca bir köpeğin tekrar tekrar öldüğünü gördüm.”

“Peki yaşayanların saçlarını tüttürürsen ne oluyor?” Biraz mest olmuş gibiyim. Gizmo’dan romantik anlamda hoşlanıyorum ve ona bunu doğrudan sormaktansa kahküllerimi tüttürüp bunu kendi başına keşfedebilir mi diye merak ediyorum.

“Bilmiyorum,” diye omuz silkiyor. “Belki o zaman sadece saç tüttürmüş olurum. Ya da belki saçlarını tüttürdüğüm kişilerin anılarını çalarım ve bir daha onları asla geri alamazlar.”

Hatıra hırsızlığı benim için oldukça cazip bir kavram. Eski sevgilimle epey sıkıntılı bir ayrılık yaşadık. Bir de ilişki böyle uzadıkça, geceleri ikide bir Gizmo’yu arıyordum, o çalışıyor oluyordu. Saç izmaritlerinden fırsat buldukça bana hiç de fena olmayan tavsiyeler veriyordu.

Ertesi gün kuaföre gidip on dört aydan beri elletmediğim saçımı kestirdim. Kesimden sonra bir buzdolabı poşeti uzatıp “Kesilen saçlarımı geri almak istiyorum,” dedim sonra da. Böyle bir şey istediğim için garip hissedeceğimi bildiğimden, hemen kasanın yanında EĞER SAÇINIZDA PİRE BULURSAK SİZİ KESMEYİZ diye belirten, elle yazılmış büyük bir levhanın bulunduğu Save-N-Snip kuaförüne gitmiştim; kelime seçimleri epey tekinsizdi ve orayı buzdolabı poşetine tıktığım saçlarımla terk etsem bile bu gördükleri en tuhaf şey olmayacaktım.

Eve döndüğümde acaba süpürülürken saçlarımın arasına başkalarının saçları karışmış mıdır diye endişelendim. Gizmo’nun yanlışlıkla başkalarının saçlarını tüttürüp hangi anıları benimle özdeşleştireceğini kim bilebilirdi? Emin olmak için poşeti iyice karıştırıp az da olsa düz görünen her bir saç telini ayırdım. Benim saçım bukleden geçilmez.

Ertesi akşam bir poşet saç ve çakmakla morgda belirdiğimde Gizmo biraz şüpheci yaklaştı.

“Ya yanlış anıları alırsam?” diye sordu. “Ya bunu içersem ve sonra sen adını bile hatırlayamazsan?”

“Sanıyorum,” dedim, “bunun için çocukluk saçlarıma ihtiyacın var. Bu saçtaki hatıraların hepsi, kaybetmeyi göze alabileceğim anılar.”

Bir anlığına, aklımdan onu kandırıp tam saçları içine çektiğinde hiçbir şey hatırlamıyormuş gibi yapmayı geçirdim. Mesela Neredeyim ben? diye sorarak neler olduğunu anlamaya çalışan, şaşkın gözlerle ona bakıp kolunu kavrayabilirdim.

asdf1

Gizmo’nun yüzünde aniden kuşkulu bir ifade belirdi ve tüttürdüğü saçı indirdi. “Hiç yavaş ve acı dolu biçimde ölen bir köpeğin oldu mu,” diye sordu, “ve eğer olduysa tüm o süre boyunca hiçbir şey yapamadan onun yanı başında durdun mu?” Bakışlarında büyük bir temkin okunuyordu.

“Yok, hiç köpeğim olmadı,” diye açıkladım, “bir Japon balığım vardı ama.” Bunu söylerken tuvalet sifonu sesi çıkardım.

İçi rahatlamış bir şekilde başını salladı ve derin bir nefes aldı saç tutamından. Zihnim, sanki belli bölgelerine masaj yapılıyormuşçasına sıcak ve atik hissediyordu. Gizmo biraz öksürdü. “İşe yarıyor mu?” diye sordum.

“Yermantarı,” dedi, elini çakma bir medyum gibi alnına götürerek. “Yermantarını çok seviyorsun.” Onayladım, yermantarı gerçekten de en sevdiğim mantar çeşidiydi. Kafamın içi tıpkı kulaklarıma su kaçıyormuş gibi hareketlerle dolmaya başladı. Kafatasımın içinde bir yerlerden patlayan küçük baloncuk sesleri geliyordu ve sesler gittikçe daha çok hışırdıyordu. Gizmo’nun gözleri aniden değişti.

“Eski sevgilin tam bir dallamaymış,” dedi. Bu da doğruydu tabii, fakat dişe dokunur bir örnek bulmaya çalıştığımda, beynimin derinliklerindeki belirsiz, kazıyıp çıkaramadığım bir gıdıklanmayla kalıveriyordum. “Sen çok hassassın,” dedi. “O mal herif sana ihtiyacın olan şeyi hayatta veremezdi.”

Cesetlerden biri bir anda durduk yere titredi ve eli masanın üzerinden yükseldi. Bir çığlık savurup fokurdayan kafama hakim olmaya çalıştım. “Merak etme,” dedi Gizmo, “can çekişiyor sadece.”

Sadece can çekişiyor, öyle mi?” diye güldüm. “Bunun kulağa ne kadar sinir bozucu geldiğinin farkında mısın?”

Gizmo saçımdan bir fırt daha aldı. Galiba sinir bozucu şeylere alışıktı.

Yanına gittiğimizde, can çekişen ceset şöyle böyle tanıdık göründü gözüne. “Bu o değil, değil mi?” diye sordum. “Eski sevgilim?”

“Değil ama neden benzettiğini anlayabiliyorum.” Gizmo kafasını biraz çevirdi ve gözlerini cesede dikti. “Çeneleri aynı.” Ben Gizmo’nun ellerini hayranlıkla izlerken, onlar da bir yandan iki parmağıyla cesedin saçlarından bir tutam kopardı. Meraklı bir bakış attı bana. “Bu adamın hayatının neye benzediğini görmek ister misin?”

Batıl inançlarımdan dolayı reddettim. Kafamda, doldurması günler, hatta haftalar alacak bir boşluk olduğunu fark ettim. Bir başkasının anılarını, kendiminmiş gibi sanabileceğimden korktum.

Gizmo’ya döndüğümde benim saçlarımı tüttürmeyi bitirmişti ve komik bir ifadeyle bana bakıyordu.

“Ne var?” dedim, “çıkar ağzındaki baklayı.” Oturmak için bir bankın bulunduğu köşeye geçtiğimizde havadaki mayhoş koku birden daha da güçlendi.

“Cesetleri çürümekten böyle alıkoyuyor olmamız çok yanlış,” dedim. “Bunun ne kadar yanlış olduğunu koklayabiliyorum.”

“Eski sevgilinle sana da böyle oldu işte. Kötü gidiyordu ama birlikte kalmaya devam ettiniz.” Plastik eldivenli elleri tişörtümün altına ve çıplak belime doğru kaydı. Daha biraz önce bir cesede dokunmuş olması ilk başta biraz tüylerimi ürpertti ama sonra ben de ona yaklaştım. Belki de, diye düşündüm, onun için ilginç bir tezattır bu. Ölü bir bedene dokunduktan sonra benim cildim oldukça özel ve canlı görünüyor olmalı. “Biliyorsun,” dedi, “bugüne kadar bir sürü kötü ilişki tüttürdüm.” Eldivenini çıkardı ki yüzüme çıplak elleriyle dokunabilsin. “Ne yapmamam gerektiğini iyi biliyorum.”

Arkamızdaki ceset bir can çekişme hırıltısı daha koyuverdi. Ürküp yerimden sıçradım ama elini yüzümden çekmedim ya da başımı çevirmedim. “Güzel anılar da gördüm tabii,” diye devam etti. “Nasıl romantik olunabileceğini de iyi biliyorum.”

Nefesinin felaket kokmasını bekliyordum, yanık saç gibi mesela, ama bunun yerine leylak şampuanı gibi kokuyordu. Elinde eldivenden kalan talk pudrasının bıraktığı enfes tabakanın ışık altında büyülü bir şekilde parlamasını izledim ve beynimdeki hatıra boşluğu büyüdü de büyüdü.

Öpücüklere boğ onu, dedi delik; yeni hatıralarla beslenme ihtiyacı duyuyordu. Biz de öpüştük ve morgun tuhaf kokusu birden evcil ve kaygan bir hale büründü; ciğerlerimizden reçel gibi kayıp geçebilecek bir koku, kendi sessiz can çekişmemiz sırasında kalplerimizi sabit tutabilecek bir şey.

*Alissa Nutting, Unclean Jobs for Women and Girls

Çeviren: Berkan M. Şimşek

Advertisements